Pazar, Haziran 25, 2017
Eğitim

tumblr_m7saqcP65d1rziwwco1_250

Uyku dış uyaranlara karşı bilincin tümden ya da bir bölümünün yittiği, tepki gücünün zayıfladığı ve her türlü etkinliğin büyük ölçüde azaldığı doğal dinlenme durumudur. Rüya ise uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biridir. İşte duymamış olabileceğiniz bazı bilgiler:

 

Rüyamıza gerçek hayattan bazı bölümler katılabilir.
-Mesela televizyon açıkken uyuyakaldıysanız oradaki söylenenler ya da herhangi başka bir şey rüyanızın bir parçası olabilir.
s-1ecdb7259d76beecc584f8f9ac0418605cd086df

Herkes rüya görür.
– Ağır psikolojik rahatsızlığı olanlar dışında herkes rüya görür. Ha bazen ben bugün rüya görmedim diyorsanız yanılıyorsunuz, sadece rüyanızı hatırlamıyorsunuzdur!
eric_bad_dream

Rüyalarımızın %90’ını unuturuz.
-Uyandıktan sonraki 5 dakika içinde gece gördüğümüz rüyaların %50’sini unutuyoruz. 10 dakika içindeyse %90’ını!
Lena-Headey-As-Cersei-Lannister-Cant-Remember-Anything-On-Game-Of-Thrones

Görme engelli insanlar da rüya görür.
-Ancak doğuştan görme engelli birisi renkleri rüyasında tanımlayamaz, koku ses ve tat olarak görebilir.
330

Rüyada tanımadığımız insanları gördüğümüzü söyleriz.
-Bunun sebebi siz her ne kadar fark etmeseniz de iş çıkışlarında, okul çıkışlarında, alışveriş yaparken, metroda, otobüste, kısacası her yerde sadece baktığınız daha sonra hatırlamadığınız insanlar rüyanıza girebilir.giklphy
Her gece uykumuzda, yaklaşık her 90 dakikada bir REM (Rapid Eye Movement-Hızlı Göz Hareketi) denilen bir evre yaşarız.
– Uyku süresini REM ve N-REM (REM Dışı) şeklinde ikiye ayrılıyor. REM evresinde ortalama 20 dakika süren bu evrede beynimiz uyanık haldeki gibi aktif ve bu evrede rüyalar görüyoruz. REM esnasında gözlerimiz hızlı hareketlerde bulunur. Bu anda uyandırılan kimseler, genellikle rüya gördüklerini söyler. Rüya anında uyandırılanlar da gün içinde bitkindir. REM uykusu tamamlandığında uyanan insanların daha dinç hissettikleri bilinmektedir. Bunun nedeni (ki, çok ilginç) beyinin REM evresinde, hareket fonksiyonlarını engelleyerek kısmi bir felç hali geçirmesidir. Çocuklukta REM uykusunun süresi daha fazladır.
nrem_rem_brain_activityUyku Evreleri
-Evre 0 Bütünüyle uyanıklık değişmiştir.
-Evre I- Uyku basması. Bu, uykuya dalmakta olan bir kişinin karşılaştığı durumdur. Eğer kişi uykunun bu evresinde uyandırılırsa etrafında olup bitenden tamamen haberdar olmamasına karşın genellikle uyanık olduğunu söyleyecektir.
-Evre II – Uykunun bu evresinde bilinç, kişi uyandırıldığında uykuda olduğunu hatırlayabilmesine
-Evre III ve IV – Yavaş dalgalı uyku.
remuykusu-1gbv5t95Aç ve uykusuz kalsanız, önce uykusuzluktan ölebilirsiniz.-En uzun süre uykusuz kalma rekoru 18 gün, 21 saat, 40 dakikadır.Hungry

Almanya’nın “Türkiye Ermeni Soykırımı Yaptı” iddiası üzerine herkesin bir yerlerden duyduğu ama ne olduğunu bilmediği bir olay var: HOLOKOST. Yaklaşık iki yıldır bu konu üzerine çalışıyorum, yurt içi ve yurt dışında eğitimler aldım, konuyla ilgi uzmanlık sertifakaları aldım ama buralarda öğrendiğim şeyleri sunum yapmama çoğunlukla izin vermediler -olayın bizimle alakası bile yoktu ama neyse… Almanya’nın bu soykırım iddialarından sonra sunum yapmama izin vermeyen herkes beni tek tek arayıp “Ececim holokost nedir gel bize bir anlat” “Ayy canım o zaman koşullar uygun değildi gel bize bir sunum yap” diye aramaya başladılar ama ben onlara artık biraz zor sunum yaparım…. Sadece onlar değil güzel milletimiz de konuyu merak edip araştırmaya başladı ama tabi okudukları yeterli gelmedi -zaten internette çok az ve saçma bilgiler var- bu yüzden ben de  “madem herkes bu kadar merak ediyor bir haber yapayım da herkes bir öğrensin holokostu” dedim… Yazı baya bir uzun olacak sıkılırsanız bırakabilirsiniz ama ortamlarda havam olsun, insanlardan daha fazla şey bilip kültürlü izlenimi vereyim diyorsanız tamamını okuyun derim. İyi okumalar tatlışlar :*

 

Hitlerin İktidara Gelişi:

1930’ların başlarında, Almanya’da tatsız bir hava hüküm sürüyordu. Dünya çapındaki ekonomik buhran ülkeyi özellikle sert bir şekilde vurmuş ve milyonlarca insan işsiz kalmıştı. Almanya’nın 15 yıl önce I. Dünya Savaşı’nda aldığı onur kırıcı yenilgi hafızalarda hâlâ tazeydi ve Almanlar Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen zayıf hükümetlerine güven duymuyordu. Bu şartlar, yeni bir liderin, Adolf Hitler’in ve partisi Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (kısa adıyla Nazi Partisi) yükselişi için fırsat sağlamıştı.

Hitler, değişimi sabırsızlıkla bekleyen, geniş bir Alman kitlesini cezbeden, güçlü ve son derece iyi bir hatipti. İnancını kaybetmiş insanlara daha iyi bir hayat, yeni ve muzaffer bir Almanya vaat ediyordu. Naziler özellikle işsizleri, gençleri ve alt orta sınıf mensuplarını (küçük dükkân sahipleri, ofis çalışanları, zanaatkârlar ve çiftçiler) hedefliyordu.

Partinin iktidara yükselişi hızlı oldu. Ekonomik buhran vurmadan önce hemen hemen hiç bilinmeyen Naziler, 1924 seçimlerinde Reichstag’ın (Alman parlamentosu) yalnızca yüzde 3’ünü almıştı. 1932 seçimlerinde ise Naziler tüm diğer partileri geçerek, oyların yüzde 33’ünü aldı. Ocak 1933’te Hitler şansölye, yani Alman hükümetinin başı olarak atandı ve pek çok Alman, uluslarını kurtaracak kişinin bulunduğuna inandı.

Adolf Hitler Ocak 1933’te Almanya şansölyesi olduktan sonra, Almanya’yı tek parti diktatörlüğüne dönüştürmede ve Nazi politikalarını uygulatmak için gereken polis gücünü organize etmede hızlı davrandı. Kabinesini olağanüstü hâl ilan etmeye ikna ederek, basın, konuşma ve toplanma özgürlükleri de dâhil, bireysel özgürlükleri kaldırdı. Kişiler dokunulmazlık haklarını kaybettiler. Bu da yetkililerin kişilerin mektuplarını okuyabilmesi, telefon konuşmalarını dinleyebilmesi ve herhangi bir yetki belgesi olmadan şahısların evlerinde arama yapabilmesi anlamına geliyordu.

SA ve SS de dâhil, birçok farklı grup Almanya’nın her yerinde boş ambarlarda, fabrikalarda ve diğer yerlerde yüzlerce geçici “kamp” kurarak, siyasi muhalifleri mahkemeye çıkarmadan ve zalimce koşullar altında buralarda tuttu. Bu kamplardan biri, 20 Mart 1933’te Dachau’da, I. Dünya Savaşı’nda kullanılmış ve daha sonra terk edilmiş bir mühimmat fabrikasında kuruldu. Güneybatı Almanya’da Münih yakınlarında olan Dachau, büyük bir SS kampı sistemi için “örnek” toplama kampı oldu.

İktidara Gelişi

 

Nazi Irkçılığı

Adolf Hitler, Almanya şansölyesi olmasından yıllar önce ırkla ilgili fikirleri saplantı hâline getirmişti. Konuşmalarında ve yazılarında, ırksal “saflık” ve Ari “üstün ırkı” olarak adlandırdığı “Alman ırkının” üstünlüğü ile ilgili inançlarını yayıyordu. Irkının bir gün dünyayı ele geçirebilmesi için saf kalması gerektiğini dile getiriyordu. Hitler için ideal “Ari”, sarışın, mavi gözlü ve uzun boyluydu.

Hitler ve Naziler iktidara geldiğinde, bu inançlar devlet ideolojisi hâline gelerek, kamuya açık yerlere asılan afişlerle, radyoyla, filmlerle, sınıflarla ve gazetelerle yayıldı. “İkinci sınıf” kabul edilen insanların çoğalmasını sınırlayarak, insan ırkının iyileştirilebileceğine inanan Alman bilim adamlarının desteğiyle, Naziler bu ideolojilerini uygulamaya koymaya başladı. 1933’ten itibaren Alman doktorların zorla kısırlaştırmasına, yani kurbanların çocuk sahibi olmasını imkânsız hâle getiren ameliyatlar yapmasına izin verildi. Bu genel programın hedefleri arasında, sayıları Almanya’da yaklaşık 30.000 civarında bir etnik azınlık olan Romanlar (Çingeneler), akıl hastaları ile sağır ve kör olarak doğmuş kişilerin de aralarında bulunduğu engelliler de vardı. Ayrıca 500 civarındaki Afrikalı-Alman çocuk da bu kurbanlar arasındaydı. Bunlar Alman anneler ile I. Dünya Savaşı’ndan sonra Alman Renanya bölgesini işgal eden Müttefik ordularındaki Afrika koloni askerlerinden olan çocuklardı.

Hitler ve diğer Nazi liderleri, Yahudileri dinî bir grup olarak değil, diğer ırklar “üzerinden geçinen” ve onları zayıflatan zehirli bir “ırk” olarak görüyordu. Hitler iktidara geldikten sonra, Nazi öğretmenler okullarda ırk biliminin “ilkelerini” uygulamaya başladı. Öğrencilerin gerçek “Ari ırkı”ndan olup olmadıklarını belirlemek için öğrencilerinin kafatası ve burun uzunluğunu ölçüp, saç ve göz renklerini kaydediyorlardı. Bu işlemler sırasında Yahudi ve Roman (Çingene) öğrenciler sık sık aşağılanıyordu


Nazi Irkçılığı

 

Nihai Çözüm

“Nihaî Çözüm”ün, yani Yahudileri yok etme yolundaki Nazi planının kaynağı belirsizdir. Gerçek olan ise, Yahudi soykırımının Adolf Hitler yönetimindeki 10 yıllık Nazi siyasetinin zirvesi olmasıdır. “Nihaî Çözüm” aşama aşama uygulanmıştı. Nazi partisi iktidara geldikten sonra, devlet destekli ırkçılık, Yahudi karşıtı yasalarla, boykotlarla, “Arileştirme” hareketiyle ve son olarak da Yahudileri Alman toplumundan çıkarmayı hedeflemiş “Kristal Gece” pogromu ile sonuçlandı. II. Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, Yahudi karşıtı siyaset Avrupa Yahudilerinin kamplarda toplanması ve sonuçta da yok edilmesi şeklinde kapsamlı bir plana dönüştü.

Naziler işgal ettikleri Polonya’da gettolar kurdular. Polonyalı ve Batı Avrupalı Yahudiler bu gettolara gönderildiler. 1941’de Almanların Sovyetler Birliği’ni işgali sırasında, mobilize katliam birlikleri (Einsatzgruppen) tüm Yahudi cemaatlerini öldürmeye başladı. Kullanılan başlıca katliam yöntemleri—silahla vurmak ya da gaz kamyonlarında öldürmek—kısa süre içinde “yetersiz” olarak görüldü ve katliamları gerçekleştirenler üzerinde psikolojik bir yük olarak değerlendirildi.

1942 Ocak ayındaki Wannsee Konferansı’ndan sonra, Naziler Yahudileri sistemli bir şekilde tüm Avrupa’dan eski Polonya bölgesindeki altı imha kampına göndermeye başladı: Chelmno , Belzec, Sobibor, Treblinka, Auschwitz-Birkenau ve Majdanek. İmha kampları, soykırımın gerçekleştirilmesi için tasarlanmış ölüm merkezleriydi. Yaklaşık üç milyon Yahudi, imha kamplarında gaz verilerek öldürüldü.

Tamamı göz önüne alındığında, “Nihaî Çözüm” yaklaşık altı milyon Yahudinin, yani Avrupa Yahudilerinin toplam üçte ikisinin gazla öldürülmesini, vurulmasını, gelişigüzel terör hareketlerine, hastalığa ve açlığa maruz bırakılmasını kapsıyordu.

Antisemitism Germany 2

 

Kristal Gece

9 Kasım 1938 gecesi, tüm Reich’ta Yahudilere karşı bir şiddet hareketi başladı. Paris’te bir Alman yetkilisinin Yahudi bir genç tarafından öldürülmesi sonucu Almanların öfkesiyle planlanmadan ortaya çıkmış gibi görünüyordu. Aslında, Alman propaganda bakanı Joseph Goebbels ve diğer Naziler pogromları özenle organize etmişti. İki gün içinde, polis ve itfaiye öylece durup seyrederken, 250’nin üzerinde sinagog yakıldı, 7.000’den fazla Yahudi işletmesi yıkıldı ve yağmalandı, onlarca Yahudi öldürüldü, Yahudi mezarlıkları, hastaneleri, okulları ve evleri yağmalandı. Mağaza vitrinlerinin kırılan ve sokaklara yayılan camlarından dolayı, bu pogromlar Kristallnacht “Kristal Gece” adıyla bilindi.

Pogromlardan sonraki sabah, 30.000 Alman Yahudisi erkek, Yahudi olmak “suçundan” tutuklanarak, yüzlercesinin daha sonra ortadan kaybolduğu toplama kamplarına gönderildi. Bazı Yahudi kadınlar da tutuklanarak yerel hapishanelere gönderildi. Yahudilerin sahip olduğu işletmelerin, Yahudi olmayanlar tarafından idare edilmediği takdirde tekrar açılmasına izin verilmedi. Yahudilerin evlerinden dışarıya çıkabilecekleri saatleri sınırlandıran sokağa çıkma yasakları kondu.

“Kristal Gece”den sonra, hayat Alman ve Avusturya Yahudisi çocuklar ve gençler için çok daha zor hale gelmişti. Zaten müzelere, kamuya açık oyun sahalarına ve yüzme havuzlarına girişleri yasakken, şimdi devlet okullarına gitmeleri de yasaklanmıştı. Yahudi gençler, anne ve babaları gibi Almanya’da toplumdan tamamen soyutlanmışlardı. Birçok Yahudi yetişkin çaresizlik içinde intihar etti. Pek çok aile ümitsizce oradan ayrılmaya çabalıyordu.

KRIS 2

 

Holokost’tan Önce Yahudilerin Avrupa’da Hayatı

Naziler 1933’te Almanya’da iktidara geldiğinde Yahudiler Avrupa’nın her ülkesinde yaşıyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından işgal edilen ülkelerde toplamda yaklaşık dokuz milyon Yahudi yaşıyordu. Savaş sonunda her üç Yahudi’den ikisi ölecek ve Avrupa’daki Yahudi hayatı kalıcı bir biçimde değişecekti.

1933’te en büyük Yahudi nüfusu Polonya, Sovyetler Birliği, Macaristan ve Romanya’da olmak üzere, Doğru Avrupa’da yoğunlaşmıştı. Doğu Avrupa’daki Yahudilerin birçoğu büyük oranda Yahudi şehirlerinde ya da shtetl adı verilen köylerde yaşıyordu. Doğu Avrupa Yahudileri, çoğunluğun kültürünün içinde azınlık olarak ayrı bir hayat sürüyordu. Kendi dillerini, Almanca ve İbranice unsurlar içeren Yiddiş dilini konuşuyorlardı. Yiddiş kitaplar okuyor, bu dildeki tiyatroları, filmleri izliyorlardı. Daha büyük şehirlerde genç Yahudi nüfusu modern yaşam ve giyim biçimini benimsemeye başladıysa da, yaşlı olanlar çoğu zaman geleneksel kıyafetler giyiyor, erkekler şapka veya takke takıyor, kadınlar da saçlarını peruk veya başörtüsüyle kapatıyordu


Yahudiler çiftçi, terzi, fabrika işçisi, muhasebeci, doktor, öğretmen ve küçük işletme sahibi olarak, hayatın her alanında görülüyordu. Bazı aileler zengin, çoğu ise fakirdi. Birçok çocuk zanaat ya da ticaretle uğraşmak için okulu erken bırakıyor, diğerleri ise eğitimlerini üniversite düzeyinde devam ettirmek istiyordu. Tüm farklılıklara rağmen, hepsinin ortak bir özelliği vardı: Nazilerin 1930’larda Almanya’da iktidara yükselişiyle, hepsi de potansiyel kurban hâline geldi ve hayatları sonsuza dek değişti

Holokosttan önce

Evian Konferansı

1933–1941 yılları arasında Naziler, Yahudiler için hayatı son derece zorlaştırıp ülkeyi terk etmelerini sağlayarak, Almanya’yı judenrein (Yahudilerden arındırılmış) hâle getirmeyi hedefliyordu. 1938’e kadar yaklaşık 150.000 Alman Yahudisi (Yahudilerin dörtte biri) çoktan ülkeden kaçmıştı. Ancak, Almanya Mart 1938’de Avusturya’yı ilhak edince 185.000 Yahudi daha Nazi idaresi altına girdi. Birçok Yahudi kendilerini kabul etmek isteyen ülke bulamıyordu.

Birçok Alman ve Avusturya Yahudisi Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmeye çalıştı, ancak giriş için gerekli vizeyi alamadı. Kasım 1938’deki şiddetli pogromlarla ilgili haberler geniş kapsamlı bir şekilde duyuruluyor olsa da, Amerikalılar Yahudi mültecileri kabul etme konusunda isteksiz kaldı. Birçok Amerikalı, tam da Büyük Buhran’ın ortasında, mültecilerin iş ararken kendilerine rakip olacağına ve ihtiyaç sahiplerine yardım için yürütülen sosyal programlar üzerinde aşırı bir yük oluşturacağına inanıyordu.

Kongre 1924’te göçmen sayısını sınırlandıran ve ırk ya da etnik olarak istenmeyen gruplara karşı ayrımcılık güden göçmen kotaları getirmişti. Bu kotalar, Başkan Franklin D. Roosevelt’in tırmanan siyasi baskıyla mülteci sorununu çözmek için uluslararası bir konferans düzenlenmesi talebinde bulunmasından sonra dahi değişmeden kaldı.

1938 yazında, otuz iki ülkenin delegesi Fransa’nın Evian beldesinde bir araya geldi. Roosevelt, Evian’daki konferansa ABD’yi temsil etmek üzere dışişleri bakanı gibi yüksek düzeyde bir yetkiliyi değil, bir işadamı ve kendisinin de yakın arkadaşı olan Myron C. Taylor’ı göndermeyi tercih etmişti. Dokuz gün boyunca süren toplantıda, delegeler birbiri ardından söz alarak, mültecilerin acısını paylaştıklarını dile getirdi. Ancak ABD ve İngiltere de dâhil çoğu ülke, daha fazla mülteci alamayacağını gösteren bahaneler öne sürdü.

Evian’a yanıt olarak Alman hükümeti de, yabancı ülkelerin Almanları Yahudilere karşı tavrından dolayı eleştirmesine karşın, hiçbirinin “fırsat sunulduğunda” kapılarını açmak istememesinin ne kadar “hayret verici” bulduğunu büyük bir hoşnutlukla dile getirdi.

Bazı Amerikalıların çocukları kurtarma çabası dahi başarısız oldu: Tehlike altındaki 20.000 Yahudi mülteci çocuğun kabulüne yönelik Wagner-Rogers yasa tasarısı 1939 ve 1940’ta Senato’da destek bulmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin Yahudi karşıtı tutumları da dâhil, Amerikalılar arasındaki yaygın ırkçı önyargılar, daha fazla mültecinin kabul edilmemesinde rol oynadı.

1389.10 Holocaust A

Gettolarda Hayat

Gettolarda hayat genellikle dayanılmazdı. Aşırı kalabalık olması olağandı. Tek dairede birkaç aile birden yaşayabiliyordu. Sıhhî tesisat çökmüştü. Dışkılar çöplerle birlikte sokaklara atılıyordu. Bu tür sıkışık ve sağlıksız konutlarda bulaşıcı hastalıklar da hızla yayılıyordu. İnsanlar her zaman açtı. Almanlar sakinlerin sadece çok az bir miktar ekmek, patates ve yağ satın almasına izin vererek, onları kasıtlı olarak açlıktan öldürmeye çalışıyordu. Gettoda yaşayanlardan bazılarının içeri kaçak yiyecek sokmak için harcayabileceği parası ya da değerli eşyası vardı, diğerleri ise hayatta kalmak için dilenmek ya da çalmak zorundaydı. Uzun kış ayları boyunca ısınma yakıtı çok az bulunuyordu ve çoğu insan yeterli giyeceğe sahip değildi. Açlıktan ve soğuğa maruz bırakılmaktan güçsüzleşmiş insanlar kolayca hastalıklara kurban gidiyordu. Gettolarda hastalıktan, açlıktan ya da soğuktan on binlerce insan ölüyordu. Bazıları ümitsiz hayatlarından kurtulabilmek için intihar ediyordu.

Her gün çocuklar yetim kalıyordu ve hatta pek çok çocuk kendisinden daha küçük yaştaki çocuklara bakmak zorundaydı. Yetimler çoğunlukla ellerinde zaten paylaşacak çok az şeyi olan ya da hiçbir şeyi olmayan insanlardan bir parça ekmek dilenerek sokaklarda yaşıyordu. Pek çoğu kışın soğuktan donarak ölüyordu.

Çocuklar hayatta kalmak için uyanık olmak ve bir işe yaramak zorundaydılar. Varşova gettosundaki küçük çocuklar bazen getto duvarındaki dar aralıklardan emekleyerek geçerek, ailelerine ve arkadaşlarına yiyecek çalmada yardımcı oluyordu. Bunu büyük bir risk alarak yapıyorlardı. Çünkü yakalanan kaçakçılar şiddetle cezalandırılıyordu.

Birçok genç, gettolarda yetişkinler tarafından düzenlenen derslere katılarak eğitimine devam etmeye çalışıyordu. Bu tür dersler Nazilere karşı gelerek, gizli olarak yapıldığından, öğrenciler yakalanmamak için gerektiğinde kitaplarını giysilerinin içine saklamayı öğrenmişti.

Etraflarındaki acı ve ölüme rağmen, çocuklar oyuncaklarla oynamaya son vermedi. Kimi çok sevdiği bebeğini, kimiyse kamyonunu gettoya getirmişti. Bulabildikleri her türlü bez ve tahta parçasıyla çocuklar kendileri de oyuncaklar yapıyordu. Lodz gettosunda, çocuklar boş sigara kutularının üstlerinden iskambil kâğıtları yapmışlardı.


Gettolarda Hayat

Mobilize Katliam Birlikleri

Mobilize katliam birlikleri hızlı hareket ediyor, Yahudi nüfusunu gafil avlıyordu. Katliamcılar bir kasabaya ya da şehre girdiğinde tüm Yahudi erkekleri, kadınları ve çocukları topluyordu. Ayrıca pek çok Komünist parti liderini ve Romanı (Çingeneyi) de götürüyorlardı. Kurbanların değerli eşyaları zorla alınıyor ve elbiseleri çıkartılıyordu. Bunlar daha sonra Almanya’ya kullanılmak üzere gönderiliyor ya da yerel işbirlikçilere dağıtılıyordu. Ardından katliam birlikleri kurbanlarını işgal edilen kasaba ya da şehrin eteklerindeki açık alanlara, ormanlara ve dağ geçitlerine sürüyor, buralarda vurarak öldürüyor ya da kapalı gaz kamyonlarında gazla öldürüyor ve cesetleri toplu mezarlara gömüyordu.

Mobilize Katliam

Ölüm Merkezleri

Erkekler, kadın ve çocuklardan ayrılıyordu. Genellikle SS doktoru olan bir Nazi, insanlara tek tek hızlı bir şekilde bakarak, zorunlu iş gücü olarak çalıştırılacak kadar sağlıklı ve güçlü olup olmadığını belirliyordu. Sonra bu SS subayı sola ya da sağa doğru işaret ediyor, kurbanlar ise ölmek ya da yaşamak üzere seçildiklerini bilmiyorlardı. Bebekler ve küçük çocuklar, hamile kadınlar, yaşlılar, özürlüler ve hasta olanların bu ilk seçimden kurtulma şansı pek yoktu. Ölmek üzere seçilenler gaz odalarına gönderiliyorlardı. Panik yaşanmaması için kamp muhafızları kurbanlara bitlerden arınmak üzere duş alacaklarını söylüyordu. Muhafızlar herkesin değerli eşyalarını vermesini ve elbiselerini çıkarmasını emrediyordu. Sonra çıplak olarak “duşlar”a götürülüyorlardı. Bir muhafız çelik kapıyı kapatıp kilitliyordu. Bazı ölüm merkezlerine, odaya karbon monoksit veriliyordu. Diğerlerinde ise kamp muhafızları havalandırma boşluğuna “Ziklon B” topakları atıyordu. Ziklon B, fareleri ve haşereleri öldürmekte de kullanılan, yüksek derecede zehirli bir böcek ilacıydı. Genellikle gaz odalarına girdikten birkaç dakika sonra içerideki herkes, oksijen yetersizliğinden ölüyordu. Cesetler, mahkûmlara gözetim altında yakındaki bir odaya taşıttırılıyor, burada saçları, altın dişleri ve dolguları alınıyordu. Cesetler krematoryumdaki fırınlarda yakılıyor ya da toplu mezarlara gömülüyordu.

Ölüm Merkezleri

 

Ölüm Yürüyüşleri

Savaşın sonuna doğru Almanya’nın askerî gücü çökerken, Müttefik orduları Nazi toplama kamplarını kuşatıyordu. Sovyetler doğudan, İngiliz, Fransız ve Amerikalılar batıdan yaklaşıyordu. Almanlar çılgın bir şekilde cepheye yakın yerlerdeki kamplardan mahkûmları çıkarıyor ve çalıştırmak üzere Almanya içlerindeki kamplara götürüyorlardı. Mahkûmlar önce trenle, ardından “ölüm yürüyüşleri” adıyla bilinen yöntemle yaya olarak götürüldüler.

Mahkûmlar şiddetli soğukta, az yiyecekle ya da yiyecek ve su olmadan, dinlenmeden, zorla uzun mesafelere yürütüldü. Geride kalanlar vurularak öldürüldü. En büyük ölüm yürüyüşleri Sovyet ordusunun Polonya’yı özgürlüğüne kavuşturmaya başladığı dönemde, 1944–1945 kışında olmuştu. Sovyetlerin Auschwitz’e varmasından dokuz gün önce, Almanlar on binlere mahkûmu kamptan çıkararak, elli kilometre kadar uzakta bir şehir olan Wodzislaw’a doğru yürüyüşe geçirdiler, buradan yük trenleriyle başka kamplara götürdüler. Mahkûmların dörtte biri yolda öldü.

Naziler çoğu zaman kalabalık mahkûm gruplarını yürüyüşten önce, yürüyüş sırasında veya yürüyüşten sonra öldürüyorlardı. Bir yürüyüş sırasında, 6.000’i kadın, 7.000 Yahudi mahkum, kuzeyde Baltık Denizi ile sınırlanan Danzig bölgesinde bulunan kamplardan çıkarıldı. On gün süren yürüyüşte 700’ü öldürüldü. Deniz kıyısında biten yürüyüş sonunda sağ kalanlar ise denize sürülerek vuruldu.

 

Death Marches

 

Hayatta Kalanlar

Hayatta kalanlar için, Holokost’tan önceki hayatlarına geri dönmek imkânsızdı. Artık Yahudi cemaatleri Avrupa’nın çoğu yerinde kalmamıştı. İnsanlar kamplardan ya da gizlendikleri yerlerden evlerine dönmeye çalıştıklarında, çoğunlukla evlerinin yağmalandığını ya da başkaları tarafından alındığını görüyordu.

Aynı zamanda eve dönüş de tehlikeliydi. Savaştan sonra Polonya’daki birkaç şehirde Yahudi karşıtı isyanlar çıktı. En büyük Yahudi karşıtı pogrom, Temmuz 1946’da güneydoğu Polonya’daki Kielce’de meydana geldi. 150 Yahudi şehre döndüğünde, orada yaşayanlar yüzlerce daha başka Yahudinin de gelip evlerini ve eşyalarını geri istemesinden korktular. Yahudilerin Hıristiyanları ayinlerde öldürmesi gibi çok eski Yahudi karşıtı efsaneler tekrar ortaya çıktı. Yahudilerin kanını dinî ayinde kullanmak için Polonyalı bir çocuğu öldürdükleri yolundaki söylenti yayılmaya başladıktan sonra, sağ kalan Yahudiler bir güruh tarafından saldırıya uğradı. İsyancılar 41 kişiyi öldürdü, 50’den fazla kişiyi de yaraladı. Kielce pogromunun haberi hızla yayıldı ve Yahudiler artık Polonya’da kendileri için bir gelecek olmadığını anladılar.

Hayatta kalanların birçoğu, Batı Avrupa’da Müttefik askerî işgalinin kontrolünde, önceden toplama kamplarının bulunduğu alanlarda kurulan mülteci kamplarına gitmek zorunda kaldı. Bu kamplarda Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ya da Filistin gibi ülkelere kabul edilmeyi beklediler. İlk başta, çoğu ülke kabul edilebilecek mülteci sayısını büyük ölçüde kısıtlayan, eski göçmenlik politikalarını sürdürdü. Filistin’i kontrolü altında bulunduran İngiliz hükümeti, çok sayıda Yahudinin buraya gelmesini reddetti. Pek çok Yahudi yasal belgeleri olmadan Filistin’e girmeye çalıştı. Yakalananların bazıları Kıbrıs Adası’ndaki kamplarda alıkonulurken, bazıları ise Almanya’ya geri gönderildi. İngiltere’nin Yahudi mültecilere karşı skandal niteliğindeki tutumu, bir Yahudi anavatanı kurulması yolundaki uluslararası baskıları artırdı. Sonunda Birleşmiş Milletler Filistin’i Yahudi ve Arap devleti olarak ikiye bölmeyi oylamayla kabul etti. 1948’in başlarında İngilizler Filistin’den çekilmeye başladı. 14 Mayıs 1948’de Yahudi anavatanı için öne çıkan simalardan biri olan David Ben Gurion, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti. Bundan sonra, Yahudi mülteci gemileri yeni ulusun limanlarına serbestçe yanaştı. Amerika Birleşik Devletleri de göçmen politikasını değiştirerek, daha fazla Yahudi mültecinin ülkeye girişine izin verdi.

Hayatta kalan birçok Yahudi yeni ülkelerinde yeni hayatlar kurabilirken, Nazi politikalarının Yahudi olmayan kurbanlarının birçoğu Almanya’da zulüm görmeye devam etti. Romanlara (Çingenelere) karşı ayrımcılık yapan yasalar ülkenin bazı bölgelerinde 1970’e kadar yürürlükte kaldı. Nazi Almanyası’nda eşcinselleri hapse atan yasalar, 1969’a kadar geçerliliğini korudu.

Hayatta Kalanlar

İşte size Holokost arkadaşlar şimdi sizinle bir adet video paylaşacağım. Bu video birbirini seven bir Alman ve bir Yahudinin cezalandırılmasını gösteriyor. Sonuçta Alman olna genç “Irkını kirletiyor” illa bir ceza alması gerekiyordu…

 


KAYNAK: UNITED STATES HOLOCAUST MEMORIAL MUSEUM
Konuyla İlgili İzleyebileceğiniz Filmler

Schindler’s List

SL

Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor. Gerçek bir hayat hikayesinden uyarlanan film, ünlü yönetmen Steven Spielberg’in en önemli yapıtları arasında sayılan ve ona Oscar kazandıran bir yapımdır.

Çizgili Pijamalı Çocuk

ÇPÇ

Nazi Almanyası Bruno’nun babasını görevli olarak Polonya’ya gönderir. Bruno, kasabadaki toplama kampının tel örgülerinin öbür yanındaki bir çocukla arkadaş olur. Ancak iki çocuk arasında gelişen bu dostluk, özellikle oğlunun bu kampla ilgili gerçeği öğreneceğinden kuşkulanan Alman annenin (Vera Farmiga) endişelerini artıracaktır. Bruno ve ailesinin yeni evleri bir buçuk milyon Yahudi’nin Nazilerce öldürüldüğü Auschwitz toplama ve yok etme kampı’nın bitişiğindedir.

 

Numaralı

numbered

2012 yılında, Dana Doron’un yönetiminde çekilen belgesel film, Auschwitz Kampı’nda bir hayvan gibi kollarından damgalanan Holokost kurtulanlarının kollarındaki izin bugünkü hayatlarına etkisini anlatıyor.
Auschwitz ve alt kamplarda seri numaraları ile dövme yapılan ve bir kısmı halen hayatta olan 400.000 kişinin kendileri, aileleri ve toplum için bu numaraların anlamını araştıran belgeseli Dana Doron ve Uriel Sinai birlikte yönetiyor.

The Diary of Anne Frank

anne frank

Yahudi soykırımı sırasında geçen gerçek bir hayat hikayesi…

Alman Yahudisi olan Anne Frank İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesi ile birlikte Amsterdam’da yaşayan genç bir kızdır Alman işgalinde 25 ay boyunca babasının ofisinde Naziler’den saklanmaya çalışır Sonunda ailesi ve diğer Yahudiler ile birlikte tutuklanır ve toplama kampına gönderilir 1945′in başlarında, henüz 15 yaşındadır Soykırım sırasında günlüğüne yazdıkları yaşanan trajedilerin en önemli kanıtlarından biri olacaktır…
NOT:2 yıl boyunca bu kız ile ilgiili her şeyi öğrendim. Lütfen günlüğünü alın ve okuyun. Savaşın en iyi izlerinden biri kesinlikle.

Shoah

Shoah

Yahudi soykırımıyla ilgili röportajlardan ve tanıklıklardan oluşan Shoah, Polonya’da felaketten kurtulanları, felakete seyirci kalanları ve soykırımın faillerini sorgulayarak görsel bir şiir kuruyor. Herhangi bir arşiv görüntüsünün yer almadığı bu dokuz saatlik film, 1974-1981 arasında çekilmiş 350 saatlik ham görüntüden kurgulandı. Derviş Zaim’in seçtiği filmin dört ana konusu var: Chelmno, Treblinka ve Auschwitz-Birkenau ölüm kampları ve Varşova Gettosu. Lanzmann’a göre Shoah “unutuşa karşı duran kati bir siper, gerçek bir duvar.”


Konuyla İlgili Okunabilecek Kitaplar

Anne Frank’in Hatıra Defteri

defter
Anne Frank 12 Haziran 1942 ile 1 Ağustos 1944 arasında günlük tutmuştur.
Mektupları, radyoda sürgün olan Kültür ve Bilim Bakanı Bolkestein’in konuşmasını dinleyene kadar sadece kendine yazdı .Bolkestein, savaştan sonra Hollanda halkının Almanlardan gördüğü zulme şahitlik eden tüm belgelerin toplanıp yayınlanması gerektiğini söylüyordu. Örnek olarak da günlükleri veriyordu. Bu sözler Anne Frank’ı çok etkiledi ve savaştan sonra bir kitap çıkarmaya karar verdi. Günlükleri bu kitap için temel olacaktı.
Anne Frank Bergen Belsen kampında 1945 yılının Mart ayında 15 yaşında öldü. Aileden hayatta kalan tek kişi olan Otto Frank onun günlüğünü yayınladı. Anne Frank’ın Hatıra Defteri o zamandan beri dünyada en çok okunan kitaplardan biri oldu.

Kavgam

Not:Kitabın orijinali yasaklandığı için bu çizgi roman tarzındaki halini bulabilirsiniz. (Şükürler olsun ki ben yasaklanmadan önce almıştım)

Kavgam
Bu kitapta, çağımızın kötülük sembolü Adolf Hitler’in kendine özgü politik felsefesini (Faşizm) kaleme aldığı KAVGAM kitabının, Japon çizgi roman tarzı olan Manga formunda öyküleştirilmiş uyarlamasını bulacaksınız. Neredeyse orijinal metne sadık kalarak kitabı mangalaştıran Japon yayınevi East Press, amacının; okuyuculara, tarafsız, eleştirel bir yorumla, eserin özünü kavratıp zamanın insan hakları sorunlarını biraz olsun düşündürmek ve katkı sağlayabilmek olduğunu özellikle belirtiyor. Daha önce birçok klasik romanın yanı sıra Karl Marx’ın Kapital adlı eserini de mangalaştıran East Press, bu iki eserin, özellikle de KAVGAM’ın manga basımı ile bütün dünyada büyük yankı uyandırdı, kitapların satışı yüz binleri buldu.

Diyalektik olarak; kötünün, insanlık dışının, faşizmin anlatılmadığı, bilinmediği bir yerde iyinin, insani olanın ve özgürlüğün de değerinin bilinmeyeceğini, bir anlam ifade etmeyeceğini düşünüyoruz. Bu bağlamda, başta Almanya olmak üzere, Türkiye’de ve daha birçok ülkede basılması ve satılması yasak olan KAVGAM’ı okuyamayan, bilgi sahibi olamayan genç-yaşlı herkesin, manga aracılığıyla bu eserin özünü kavrayabileceğini; zengin karakter çizimleriyle sembolize edilen, insanlık tarihinin en büyük kıyımının ve bunun düşünsel arka planının bu sayede belleklerden silinmeyeceğini de düşünüyoruz.

Bulmak biraz sıkıntılı olsa da Erich Maria Remarque’nin kitaplarının hepsi bu konuyla ilgili. Eğer bu konunun meraklısı iseniz lütfen onun bulabildiğiniz kitaplarını okuyun arkadaşlar.

Umarım sizi konuyla ilgili aydınlatabilmişimdir. Daha detaylı bilgi edinmek ya da soru sormak isterseniz bana sosyal medya veya Eceaydan_1998@hotmail.com adresinden ulaşabilirisiniz.

 

 

Kaynak: bianet.org

Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda Uçurtma Çocuk Dergisi’nin internet adresine erişimi engelledi. Dergiden yapılan açıklamayla, bu çabalara karşı en çok çocuklara güvenildiği ifade edildi.

Kaynak: bianet.org
Kaynak: bianet.org

Ülkemizde çocuk ve hak odaklı yayıncılık faaliyeti yürüten öznelerden biri olan Uçurtma Çocuk Dergisi, Milli Eğitim Bakanlığı engeliyle karşılaştı. “Sıkıcı bir dünya istemiyoruz” sloganıyla yayın hayatına başlayan Uçurtma Çocuk Dergisinin internet adresine erişimin engellendiği, dergi abonesi bir kişinin okuldaki bilgisayar ile siteye girmek isterken “Bu siteye erişim, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, güvenlik politikası gereğince kapatılmıştır” yazısıyla karşılaşmasıyla anlaşıldı.

Bakanlıktan konuya dair henüz bir açıklama gelmezken, dergiden yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Her ayın ilk haftası çıkardığımız “Uçurtma Çocuk Dergisi”nin ilk sayısı olan Nisan’da “işimiz gücümüz bahar bahçe”, Mayıs’ta “herkes eşit herkes farklı” idi. Haziran sayısının teması ise çocuk oyunları üzerineydi.

Uçurtma olarak ilk sayısında çocuklara verdiğimiz ‘Bu dergide sıkıcı olan hiçbir şeye yer yok’ sözünü tutmaya devam ediyoruz. MEB’in siteyi engelleme gerekçesini ise merak ediyoruz.

Uçurtma, çocuk olmanın tüm güzellikleri ve zorluklarıyla ülkenin dört bir tarafında renkleri, sesleri, dilleri birbirinden farklı, hakları aynı olan binlerce çocuğa ulaşmak için yola çıktı.

MEB’in çocuklara ulaşmamızı engellemeye çalışmasına karşı en çok çocuklara güveniyoruz. Çocuklar bize çocuk parklarında düzenleyeceğimiz şenliklerden, kitap fuarlarından, yaz okullarından, uçurtma festivallerinden, kukla şenliklerinden ulaşacaklardır.”

Bianet.org’un Çocuk Hakları Editörü Yüce Yöney ise yaptığı haberde siteye Milli Eğitim Bakanlığı altyapılı olmayan özel okulların bilgisayarlarından erişilebildiğini aktardı.

 

ecekitap2-2

 

Bu haberi özetleyen yazıyı her ne kadar yazmaktan sıkılsam ve sırf bu haber için 2 milyonuncu denemem falan olsa da yazacağım, inanıyorum buna 😀 … Burada şu 5N1K sorularına cevap vermem gerekse de ben o işte kötüyüm. Zaten önceki haberi de okuduysanız anlamışsınızdır. ben haber yazarken cıvıyorum biraz 😀 Neyse işte size şimdi benim okuduğum sizinde mutlaka okumanız gerektiğini düşündüğüm kitapları sıralayacağım. Bu arada kitaplarla ilgili kendi yorumum değil sadece arkalarında olan konuları yazacağım şimdi ben yorumlarsam kitabı okumanıza gerek kalmaz. Şey dermişim hadi byy 😀

 

1-SIRÇALAN
Sırçalan

“Zihninizde saklı olan sırları yok edin, çünkü onları çalabiliyorum!
Başka zihinlerde uyanabilmek bir hediye mi yoksa bir lanet mi?
Sylvia, ani uyku nöbetleri geçiren bir narkolepsi hastasıdır. Ancak işin aslı hiç de sanıldığı gibi değildir, çünkü genç kız nöbet geçirdiği anlarda başka insanların zihnine geçiş yapabilmektedir…
Bu özelliği onu bir gün cani bir katilin zihnine sürüklediğinde ise Sylvia için hayat tam bir kâbusa dönüşür. Artık kurtarması gereken insanlar, önlemesi gereken cinayetler vardır. Bir de koruması gereken kız kardeşi…
Gizli kapaklı olaylar, yalanlar ve büyük bir tehlike arasında sıkışıp kalan Sylvia, tüm bu karmaşayla mücadele ederken hiç beklemediği bir gerçekle yüzleşir. Bu gerçeğin ucunda büyük bir sır vardır, Sylvia’nın hayatını değiştirecek ve onu yıkacak kadar büyük bir sır…”

 

2-KÜLKEDİSİ UYURKEN

Külkedisi
İsveç’te yağmurlu bir yaz gününde küçük bir kız kalabalık bir trenden kaçırılır. Yüzlerce olası görgü tanığına rağmen kızın kaçırıldığı anı gören olmamıştır. Küçük kızın bir önceki istasyonda unutulan annesi hemen tren personeline ulaşarak onları uyarır. Ancak tren Stockholm İstasyonu’na vardığında kız hiçbir yerde yoktur.

Stockholm Polis Teşkilatı müfettişlerinden Dedektif Alex Recht, olayın anne ve baba arasındaki sıradan bir velayet kavgası olduğunu düşünür. Ama delillerin hiçbiri bu fikri destekler nitelikte değildir. Genç soruşturma analisti Fredrika Bergman’a göre olay amirinin düşündüğünden çok daha karmaşıktır.

Kayıp çocuk kaçırıldığı yerden uzakta, İsveç’in kuzey kentlerinden birinde ölü bulunduğunda ise polisin ezberindeki tüm kurallar altüst olacaktır. Soruşturma sırasında açığa çıkan tüyler ürpertici sırlar Alex Recht ve ekibini çok farklı yerlere götürür.

Alex ve Fredrika, artık korkunç bir planla hareket eden hasta ruhlu bir katilin peşinde olduklarını anlamışlardır. Onu bulmaları ise ancak farklılıklarını bir kenara bırakarak birlikte çalışmalarına bağlıdır. Zamanları kısıtlıdır. Katil başka masum çocukları da acımasız planına kurban etmeden önce onu durdurmak zorundadırlar.

 

3-M TRENİ

M Treni

“Oğlan büyüdü, baba öldü, kız benden uzun, kötü bir rüyadan dolayı ağlıyor. Lütfen sonsuza dek kalın, diyorum tanıdığım şeylere. Gitmeyin. Büyümeyin.”

Çoluk Çocuk ile bizi fena halde hazırlıksız yakalayan Patti Smith, “hayatımın yol haritası” olarak tanımladığı M Treni’nde zihninin derinliklerine doğru bir tren yolculuğuna çıkıyor.

Patti Smith anılarını, hayal dünyasını, bir bardak koyu kahveden ya da bir Murakami satırından aldığı hazzı bir araya toplayıp kelimelerle tutturuyor. “Kaybedip bir daha bulamadıkları”nın yerini yine kelimelerle dolduruyor. “O gamsız balona, dünyaya inanıyorum” diyen koca ruhlu bir sanatçının hayata yazdığı bir aşk notu M Treni.


4-OĞULLAR VE RENCİDE RUHLAR

OGULRENCIDEkap2conv.indd
“Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.
Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minübüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı.”
Alper Canıgüz, Tatlı Rüyalar’dan bilinen sürükleyici diliyle, 5 yaşındaki bir çocuğun içine düştüğü bir hikayeyi anlatıyor. Yaşının avantajıyla her yere girip çıkan, hem filozof, hem fırlama bir oğlan… Hikayeyi ve “karakteri” çevreleyen semt hayatı ve mahalle atmosferi de, bizzat karakter kazanıyor, anlatıda…
Polisiye, fantastik ve mizahi edebiyatın tadlarını ustaca kaynaştıran, olağanüstü özgün, çok iddialı bir kitap.

 

5-BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT

1984
Parti’nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (…) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell’in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

 

6-HAYVAN ÇİFTLİĞİ

hayvan-ciftligi
Hayvan Çiftliği’nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olan domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de yine onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin’i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

Altbaşlığı Bir Peri Masalı olan Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.

 

7-KÜRK MANTOLU MADONNA

Kürk Mnatolu Madonna

“Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “Kürk Mantolu Madonna”yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.”

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

 

8-EROİNLE DANS

eroinle-dans

Piraye romaninin yazarindan hüzünlü ve bir o kadar da düsündürücü bir kitap “Çok sasiracaksin ama… Sana olan tutsakligim buraya kadar Eroin! Vedalasmamizin zamani geldi.Her sey ne güzel baslamisti oysa… Yepyeni ufuklar açmistin önüme. Bulutlarin üzerine çikarip özgür birakmistin beni.Bambaska bir özgürlüktü bu; çevremdekilerden farkli kilan, siki sikiya baglanmaya deger, çekici, vazgeçilmesi güç bir büyü… Asil tutuldugum da buydu galiba.Eros, dedim sana! Ask tanrim oldun benim. Mutluydum kollarinda… Beni dansa kaldirdiginda, geri çeviremedim; tam tersine havalara uçtum sevincimden… Ayaklarimizin uyumu harikaydi. Bana birakmistin kendini, istedigim gibi yönetebiliyordum seni. Hep böyle sürecek sandim…””…Tüm sorumlulugu sana yüklemek haksizlik olur.Nereye sürüklendigim belliydi, gene de kostum pesinden. Canimdaki cani çekip alman da ders olmadi bana. Senden kaçarken, sana sigindim.Yaptigimizin ölüm dansi oldugunu bile bile, kollarindaki sarhoslugumu sürdürdügüm için, ben de en az senin kadar suçlu degil miyim?Ama bitti artik… Ölüm dansi tek kisiliktir! Bundan sonrasinda bana eslik edemeyeceksin. Ölümüm senin elinden olmayacak Eroin!Bu zevki tattirmayacagim sana…” Eroinle ölümüne dans!Bitti, deseniz de bir yerlerde sürüyor hala.Degisen, yalnizca dans edenler…

 

9-ŞEKER PORTAKALI

Şeker Portakalı
Ailesinden baskı gören ve bu yüzden aradığı değerleri başkasında bulan bir çocuğun,ilk başta korkması ve sonra da onu babası olarak görmesi. Normalde yorum yazmayacaktım ama dayanamayacağım. Bu kitapı özetlemek çok zor benim sınav sorumdu ve ben tam 3,5 sayfa özet yazmıştım. Yasaklanmış olması hala kalbimde derin bir yara. Mutlaka okuyun arkadaşlar

 

10-KÜÇÜK PRENS

kucuk-prens
Gezegenindeki çiçeğiyle pek anlaşamadığı için biraz uzaklaşmaya karar veren, yolculuğu sırasında Dünya’ya da uğrayan Küçük Prens Sahra Çölü’nde bir pilotla karşılaşır. İşte olan biteni de bu pilot anlatır bize. Kimdir Küçük Prens, neden sürekli sorular sorar, çiçeğiyle neden anlaşamamıştır, gittiği diğer gezegenlerde kimlerle karşılaşmıştır ve neler öğrenmiştir? Bu öyküyü dinlerken Küçük Prens’in yaşadıkları ve öğrendikleri sayesinde hayatımıza tekrar bakıyoruz ve yaşamı anlamlandırmada ‘ne kadar da büyüdüğümüzü” görüyoruz. Küçük Prens’in de dediği gibi “Büyüklere her şeyi açıklamak gerekir zaten.”

 

11-YABANCILAŞMAK

Yabancılaşmak
Karl Marx anlatılamaz arkadaşlar. Eğer felsefeyi seviyor,beyninizin yanmayacağına inanıyor ve aynı kitabı 3-4 kere okurum sıkıntı yok diyorsanız mutlaka mutlaka ama mutlaka okuyun. nNeden 3-4 kere diye sorarsanız da o kadar okumaya anca anlıyorsunuz kitabın ne anlattığını 😀

 

12-NİETZSCHE AĞLADIĞINDA

Nitche Ağladığında
Nietzsche Ağladığında, geçmişte yaşamış ünlü kişilerin de yer aldığı ve bu ünlü kişilerin bilimsel ve felsefi düşüncelerini Nietzsche’nin hayat görüşleriyle kurgulayan felsefik bir romandır

 

13-DÖNÜŞÜM

Dönüşüm
Franz Kafka’nın 1915’te yayımlanan Dönüşüm adlı öyküsü, yazarın, anlatım sanatının doruğuna ulaştığı bir eseridir. Küçük burjuva çevrelerindeki yozlaşmış aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen bu uzun öykü, aynı zamanda toplumun dayattığı, işlevini çoktan yitirmiş kalıplara bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı bir biçimde dile getirir.

Kitabın Değişim olarak bilinen adının gerçekte Dönüşüm olduğu, ifadesini Ahmet Cemal’in açıklamasında bulur: “Gregor Samsa’nın bir sabah kendini yatağında bir böcek olarak bulması, salt bir değişim değil fakat ‘başkalaşım’dır O, insanlığını koruyarak bazı değişiklikler geçirmemiştir; artık farklı bir canlı türü olmuştur.”

Bu açıklama, Kafka’nın eserini tanımlarken kullandığı ifadeyle de örtüşür: “Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var… Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay.”

 

14-BÖYLE SÖYLEDİ ZERDÜŞT

friedrich nietzsche böyle söyledi zerdüşt
Otuz yaşındayken yurdunu ve yurdunun gölünü ardına bırakarak dağa çekildi Zerdüşt. Dağda on yıl zaman zarfında, bıkmadan, usanmadan hep ruhunu dinledi… Ve sonunda içinde, gönlünün derinliklerinde bir değişiklik duyumsadı. Günlerden birgün yıldız, aydınlatacak bir şeyin kalmasyadı yazgın ne olurdu? On yıl varki buruya mağarama çıkıyorsun. Eğer, ben, kartalım ve yılanım olmasaydık, ışığından ve yolundan bezerdin. Fakat her sabah seni bekledik. Işığının fazlasını aldık ve bunun için seni kutsadık.
Bak! Ben, fazla bal toplamış arı gibi uzanacak ellere muhtacım. İnsanlar arasında, akıllılar deliliklerine; fakirlerde zenginliklerine kavuştuğu o derin sevinci tekrar yaşatmak için armağanlarımı paylaştırmak istiyorum. Bunun için aşağılara inmeliyim. Nasıl ki sen, cömert yıldız, akşamları denizin arkasına iniyor ve arkadaki dünyaya ışık götürüyorsan, ben de senin gibi, inmek istediğim insanların arasına girmek istiyorum.
Ey, en büyük mutluluğu bile kıskanmadan görebilen tek göz, beni kutsa!… Taşmak isteyen kadehi kutsa ki içinden su, altın gibi aksın ve mutluluğun parıltılarını her tarafa saçsın.
“Bak, bu kadeh yine boşalmak, Zerdüşt yine insan olmak istiyor.” Zerdüşt’ün on yıl sonra insanların arasına karışma isteği ve dağdan inişi böyle başladı.

 

 

HARRY POTTER

Polonya’da Hogwarts’a benzeyen büyücülük okulu büyük heyecan uyandırdı –biz hala GK :D- Ancak okula 18 yaş üstünün alınacak olması öğrenen herkesin tepkisini çekecek. Düşünsenize elinizde hali hazırda bir Hogwarts var ama yaştan kaybediyorsunuz WTF?! Yetenekli bir grup Potterhead Polonya’da CzochaKalesini Cadılık ve Büyücülük Koleji’ne çevirmiş. Detaylar ve fiyat bilgisi için maalesef haberin tamamını okumanız lazım (YAŞASIN KÖTÜLÜK :D)
Polonya’da bulunan Czocha kalesini Czocha Cadılık ve Büyücülük Koleji’ne çevirmiş. Kasım ayında ilk öğrencilerini karşılayan okul, 200 kadar gence unutamayacakları bir deneyim yaşatmış.
Czocha Cadılık ve Büyücülük okulunda tıpkı Hogwarts’dakine benzer beş ayrı bina bulunmakta; Durentius, Faust, Libussa, Molin, and Sendivogius. Okulda sadece eğlence ve Quidditch yok, aynı zamanda dersler de var. Derslerin sonunda S.P.E.L.L adı verilen sınava girip bu sınavdan geçmeniz de gerekiyor. HP2
Okulun yeni sezonu 17-20 Kasım ve 24-27 Kasım 2016 tarihleri arasında olacak. Hayatta güzel olan her şey gibi bu okulun da yolculuk masrafları dışında bir ücreti var. Bu büyülü deneyimi yaşamak için 375 Euro’yu gözden çıkartmanız gerekiyor. Ancak yeme-içme, konaklama, büyülü kitaplar ve hatta binanızın renginde bir kravat bu fiyata dahil. Dört gün sürecek bu muhteşem deneyime değer de artar.
Dersler sadece bir gün sürüyor ancak hala yapmanız gereken ödevler ve katılmanız gereken etkinlikler devam ediyor. Tek sorun o kadar çok talep var ki, gidebilmek için 5 Dolar’a önce bir sıra almanız gerekli. Sıralar da şimdilik dolu, çok yakında sırası olup da katılamayacaklar için bir sıra havuzu açılacak. Şansınızı deneye bileceksiniz. Ha bir de 18 yaşından küçükler katılamıyor.
Büyücülük Okulunda siz;
*Cadı veya büyücü olarak derslere katılacak ve büyücülük sanatlarını öğreneceksiniz.
*Binalardan birine tıpkı Harry Potterdaki gibi seçileceksiniz. (ama seçmen şapka yok )
*Tartışmalara girecek ve oyunlar oynacaksınız.
*3 gece 4 gündüz orada konaklayacaksınız (sanki fiyat biraz fazla mı bu kadarcık süreye -_-)
*Kaleyi keşfedecek ve büyülü yaratıklarla tanışacaksınız. Hagrid’in üç başlı köpeği olmazsa seviniriz sanki birazcık)
NOT:Eğitim dili İngilizce. İngilizcenizin kötü olması önemli değil (derdinizi anlatın yeter :D) ama lütfen sadece İngilizce konuşun, malum adamlar Türkçe bilmiyor 😀
Bu arada kaleye kendi imkanlarınızla ya da Berlin’den Cadı otobüsüyle de gelebilirsiniz.
Başvurmak ve detaylı bilgi edinmek için: http://www.cowlarp.com/

Muhabirin notu: 18 YAŞIMI DOLDURDUĞUM GÜN GİDECEĞİM VALLA. SEE YOU LATE 😀
Ece ve Esra

Harry Potter, 19 yıldan sonra hayranlarına kavuşuyor.

tumblr_mc870zT6l71r1gg9lo4_500

J. K. Rowling tarafından yazılan Harry Potter serisinin ilk kitabı 1997 de çıkmıştır. Yedi kitap şeklinde yazılan bu fantastik roman serisinin filmi de uyarlanarak dünya çapında bir başarı elde etmiştir. Bu başarı sayesinde edebiyat tarihinde önemli bir yer edinen Harry Potter serisinin 8. kitabı, uzun bir aradan sonra 31 Temmuz`da ingilizce olarak yayınlanacak.

tumblr_inline_nsw4bgp4d21tyo4rm_500

Günümüz gençlerinin favorisi Harry Potter serisinin 8. kitabının çıkacağı haberi herkesin dilinde.  J. K. Rowling`in mütiş hayal gücünün ürünü bu fantastik hikaye hem çocukların hem de yetişkinlerin ilgisini çekmektedir. Yurt dışında sahnelenecek ve serinin devamını anlatan “Harry Potter ve Ezik Çocuk” adlı tiyatro oyunu 2016 da sahnelenmeye başlayacak.

Herkesin ilgiyle beklediği bu oyunda Harry ve oğlu Albus`un hikayesi anlatılıyor. Bu oyuna gidemezseniz üzülmeyin. Çünkü bu oyunun hikayesi 8. kitap olarak yayınlanacak. J. K. Rowling sosyal medya üzerinden çıkacak kitabın kapağını retweet ederek 8. kitabın çıkacağı haberini onayladı.

 

 

0 1175

3Görsel: www.kucukprenskentparkta.com

Küçük Prens’in 279 farklı dil ve lehçede yazılmış örneğinin bulunduğu sergi, 12 Şubat’a kadar Kentpark Alışveriş Merkezi’nde Ankaralılarla buluşacak.

Eksi 18 | Ankara – 26.1.2016

Antoine de Saint-Exupéry’nin ünlü eseri Küçük Prens, Ankara Kentpark Alışveriş Merkezi’nde Ankaralılarla buluşacak. Küçük Prens Müze Girişimi tarafından açılan sergi alanında Küçük Prensle Yolculuk Etkinlikleri 15 Ocak’ta başladı. Girişim tarafından belirlenen Küçük Prens Etkinlik Alanı, kitabın yaşantının içine 3 boyutlu şekilde yansımış halini ifade ediyor. 12 Şubat’a kadar ziyaret edilebilecek olan sergiyi düzenleyen girişimin amacı, “dünyanın farklı dillerinde, lehçelerinde basılmış Küçük Prens kitaplarının biriktirilmesine, yeni baskılarının yapılmasına, tanıtımına, korunmasına ve sergilenmesine olanak sağlayacak ‘Küçük Prens Müzesi’nin kurulması ve onun yaşatılması.”

Sergi alanında bulunan ziyaretçi defteri, Küçük Prens’i okuyan okumayan herkesin bu etkinliğe dair düşünce ve görüşlerini aktarmasını sağlıyor. Ziyaretçiler sergide 279 farklı dil ve lehçeden oluşan 502 Küçük Prens kitabı izleyebiliyor. Aralarında kitabın 1943 tarihli İngilizce ve Fransızca baskısından diğer özel baskılara ve farklı alfabelere birçok örnek bulunuyor.

Çocuklara yönelik etkileşime dayanan kimi atölyelerin de bulunduğu Küçük Prens’le Yolculuk Etkinlikleri 12 Şubat’a kadar Kentpark Alışveriş Merkezinde Ankaralıların ziyaretine açık olacak.

-18_header
Gazetenin logosu tasarımcı Fatih Zorcan’a ait.

Gündem Çocuk Derneği, Sivil Düşün AB Programı desteği ile çocuklara medyada ve medya aracılığıyla seslerinin duyulabilmesi için internet üzerinden yayın yapacak bir gazeteyi hayata geçirmeyi amaçlıyor. Çocuk Gazetesi fikrinin ortaya çıkışı, derneğin 2005 yılında çocuklarla gerçekleştirdiği Eksi Onsekiz medya çalışmasına dayanıyor. Bu çalışmadan esinlenen internet gazetesi Eksi Onsekiz adını taşıyor. Eksi Onsekiz ülke ve dünya gündemini çocuklar için izleyecek ve yine çocuklar tarafından hazırlanacak. Gazete, çocuklara sahip oldukları hak ve özgürlükler hakkında güçlendirmeyi; erişkinleri, ebeveynleri ve eğitimcileri de çocuk hakları hakkında bilgilendirmeyi hedefliyor. Ama asıl amacı cocukların, seslerinin duyurulmasına olanak sağlayarak kamusal yaşama katılımlarını sağlamak…

 

HABER

0 663
Gençlerin Kendi Objektifinden;"Mültecilerin Türkiye'deki Yaşamları" Fotoğraf Sergisi 18-20 Haziran tarihlerinde Çağdaş Sanatlar Merkezinde sergilenecek. Detaylar ve saat için yine haberin tamamını okumak zorundasınız. (Bunu...